Ayakkabılarını sıkı bağla Tarık,

2012-12-26 01:52:00

Hışımla oturma odasına girip  “ Haydi Sendikaya gidiyoruz Hasret, oğlanı da al” dememe Hasret bir anlam veremedi. Ablasına itiraz etmek haddine mi?

“ Abla, ne yapacağız ki?” diye sorabildi ancak.

“ Bugün oğlana bakma sırası Tarık’ta, ama adamda sorumluluk sıfır, neymiş efendim konuşması varmış.”

Hasret “çıkarken bir şey demedi mi ” cevabında aslında biliyorum şöyle düşünüyor “  Mesele yavaşça aydınlanıyor ki; ablasının çiğnenemez ilkeleri yine yerle bir olmuş. Bayılıyorum bu adama hiçbir şeyi takmıyor, yürüyüp gidiyor. Hacer de  en çok bu haline sinir oluyor.”

“  haberim olmadan çıkmış ” diyerek öfkemi belirttim.

Oğlan Hasret’in kucağında  evden çıktık.Salona girdiğimizde dumandan göz gözü görmüyordu, kalabalığı yararak öne doğru ilerliyor bir yandan da etrafına söyleniyordum.

“ kendi sağlığını düşünmeyen adamlar dünyayı mı kurtaracak “

Konferans salonunda, konuşmacının tok ve kuru sesi dumanın içinden süzülerek afişlerdeki kızıl bayrağı  dalgalandırıp, gürbüz işçinin çekiç tutan pazusunda patlıyor, oradan da elinde orağıyla yürüyen  çiftçi kadının dolgun memesinden akarak kulaklarımda çınlıyordu. Tarık’tı bu. Konuştukça coşmuş, kızmış, hiddetlenmiş, uçsuz bucaksız ovada ufka doğru dört nala giden yılkı atları gibi köpükler saçıyordu.

“Sol yumruğunu sallayarak konuşmasına ayrı bir anlam kattığını sanıyor, bu adamın ellerini bağlasan konuşamaz, işkencecileri bunu bilselerdi bağlamazlardı, atlatmakta üstüne yoktur, çocuğa bakması sırası ondan olduğunu bildiği halde kaşla göz arasında evden haber vermeden nasıl çıkıp gitmiş, “ diye içimden geçirdim.

Kaşlarının üstünden  mavi gözlerine dökülen  alaburus kesimli altın sarı saçlarıyla, uzun boylu atletik yapısı, korkusuzluğunu, parlatarak bir çekim alanı oluşturuyordu. Bu çekici adama bakarken düşündüm ; Küçük ayrıntılara önem vermeyen, ilkelerine sadakatsiz, sadece tutkularıyla yaşayan Askeri Tıbbiyeli Sarı Tarık’ın nesini sevmiştim, peşinden gitmişim. Bizim kuşağın erkeği de kadını da, kimi neden sevdiğini anlayamadı diye düşünürüm.  İdealimiz uğruna ruhumuzla bedenimiz birbirinden kopuk yaşadık. Biz bedensiz bir güruhuz, sadece ruhuyla yaşayan bir nesiliz.

Oysa benim için hayat ilkelerden oluşur. İlkesizlik hayatın sonudur. Böyle öğrenmedik mi? İlkeli birliktelikler uğruna kaşımızı gözümüzü yarmadık mı? Evlenmeden önce de oturup evlilik ilkelerimi baştan koymuştum. Kadın ve erkek eşittir, her şey eşitlik ilkesine göre yaşanacak. Bulaşık sırayla yıkanacak, çamaşır, yemek de öyle. Çocuk olunca nöbetleşe bakılacak, işin, görevin ne olursa olsun ona göre ayarlayacaksın. Seksi de birlikte planlayacağız, her ikimiz de istediğimiz anda olacak, haftada bir yeter, şiddet asla olmayacak. Eşitliği önce kendi hayatımızda kuracağız. Önce kadınları kurtaracağız, toplumun kurtuluşu kadından, kadının kurtuluşu da yataktan ve mutfaktan geçer diyordum. Tarık’ın,  Askeri Tıbbıye’den atılıp sendikada çalışmaya başlaması  evde kaytarmalarına vesile oldu.Hiçbir ilkemize aldırmıyordu, her şeyi ben düşünmek zorundaydım.

Ne diyordu dün akşam ? “ Söylenmemiş şeylerden söylenmiş gibi anlamlar çıkartabilme uzmanısın, duymak istediğin bu mu? Sen acı çekmek hırpalanmak istiyorsun? Aradığın ne bilmiyorsun?” Acaba iki yıl önce Mamak’tan çıkışını beklerken de ne aradığımı bilmiyor muydum? Üç yılın hasretiyle dudaklarına yapışıp, sevincimden , mutluluğumdan, heyecanımdan, dudaklarını  ısırıp kanattığımda , o zaman da istediğimi bilmiyormuşum  Tarık Arkadaş,  bu düşüncelerle öne doğru ilerledim.

Kalabalık açıldı en öndeydim. “ Tarık Arkadaş! “kulakları tırmalayan isyan sesim duvardaki afişlerde çınladı.  Bir yandan erkek işçi çekiciyle vururken diğer yandan da çiftçi kadın kor halindeki orağını   suyuna daldırırak çeliğine su veriyormuş gibi, kalabalığın uğultusu tıslayarak bir anda kesildi.  “ Tarık Arkadaş, bugün çocuğa bakma sırası sende, altı değişecek , maması yedirilecek ve uyutulacak ,biliyorsun.”  

Önce bir şaşırdı, kızardı, mikrofonu sertçe masaya  bıraktığında son üniversite işgalindeki hali gözümün önüne geldi. Önünde yere düşen arkadaşını görünce Jandarma barikatına doğru nasıl  fırladıysa , aynı öfkeyle yerinden ok gibi fırladı. Artık onu kimsenin durduramayacağını biliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek dışarı çıkarırken seslendi  ”Hasret, sen burada kal, İnan’la ilgilen”  

Bağıra çağıra eve geldik , hâlâ kolumu bırakmıyor,

 “ Tarık Arkadaş, kabalık ediyorsun, konuşmalıyız.”

“ Konuşacağız, çok güzel konuşacağız ,Hicran Arkadaş”

Kapıdan girer girmez iki eliyle birden kollarımdan tutup duvara yaslayıp, dudaklarıma yapıştı. Hınçla dudaklarımı ısırdı, ikimiz de kanın tadını hemen aldık, çırpınıyorum kollarımı bırakmıyor, bir daha çırpınıp bir kolumu kurtardım ve tokadı yapıştırdım.Bir tokat da o patlattı sendeleyip yere düşünce üzerime kapandı.Nefes aldırmıyor,gömleğimi yırtarak çıkardı, göğüslerimi ortaya çıkınca her birini dişleriyle ezerken,bir yandan da elleri de eteğimin altında seri halde çalışıyordu.

Saçlarından kavrayıp dudaklarını istedim, kanlı dudaklarını istiyordum, gittikçe şiddeti artırıyor, ısırıyor, öpüyor, vuruyor, çırpındıkça karşı konulamaz bir öfke her yanını sarıyordu. Pençesiyle yere serdiği avının boğazına dişlerini geçirmiş son nefesini vermesini bekleyen Leopar gibiydi .İçimde hızla gidip gelmeye başladığında, artık direnmek anlamsızlaştı bıraktım kendimi . Gidip gelirken , nefes nefese hırlayarak “ istediğin oldu mu? Oldu mu ha? ” diye tekrarlıyordu. Kulağımı ısırmaya çalışırken boşaldı. Ağlayarak üstümden atarken haykırdım.

 “ sen bir faşist hayvansın ”

Umursamadı bir kelime cevap vermedi, acelesi yoktu, etinin soğumasını beklerken avının  gözlerine bakamayan avcı misali, yerdeki sigarasına uzandı. “ Nefret ettiğimi bile bile evde sigara içiyorsun “ dedim. Ona da cevap vermedi, zirveye ulaşmıştı. Onun hayatında bana yer yoktu, benim de hayatımda ona yer yoktu.Hayvanlığının son noktasına ulaşmıştı,üstümü değiştirip evden çıktım, “eşyalarımı sonra alırım” dedim.

Mahkemede aynı vakur duruş içinde yüzüme bile bakmadı. Koridora boşanmış bir çift olarak çıktığımızda ayrı yönlere doğru yürüdük. Her adımında yaylanarak ilerleyişine bakarken arkasından seslendim . “ Sarı Tarık , ayakkabılarını bağla, dikkat et , düşmeyesin.”

……

Tarık sesime kulak vermeden yürüdü.Hafiflemiş bir hali vardı, sanki üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi gidiyordu. Kafasından geçenleri okuyorum bu halinden ; artık ayakkabılarını istediği yerde bırakabilecek, yatağını düzeltmeyecek, toplantılarını aksatmayacak, eve geç saatte dönebilecek, istediği kadar da içebilecekti.Mahkemeden çıkar çıkmaz Önder’i aramış , içmeye gitmişler.Meyhane kesmeyince tutturmuş pavyona gideceğim diye.Önder yanaşmayınca gitmekten vazgeçmiş.Yıllar öncesinden ikisinin bir pavyon hikayesi var, anlattırıp gülerdik.

İkisi de askeri yurtta kalıyorlar, pavyona gidelim diye tutturuyor bizimkisi, giyinip  kuşanıp çıkıyorlar. Önce gidip bir yerlerde içiyorlar. Hafta içi olduğundan herhalde pavyon sakin, ortalıkta pek müşteri yokmuş, oturuyorlar masaya, konsomatrisleri çağırıyorlar. Önder uyanık adam tehlikeyi seziyor, iri kıyım olanı bizimkinin yanına oturtuyor. Muhabbetleri ilerliyor, önce Önder kadını alıp çıkıyor. Bizimki biraz daha oturuyor, kadın buna “kocacım, kocacım” dedikçe eriyor. Yukarı odaya çıkıyorlar, aceleyle soyunuyorlar. Tarık fark etmiyor bile, giriyor yatağa elini kadının bacaklarına atınca donup kalıyor. Şimşek gibi fırlıyor yataktan, başlıyor kadını tokatlamaya, gürültüye Önder de geliyor, bunları yaka paça atıyorlar, biraz da pataklıyorlar. “ Zavallılar” derdim “ pavyona gitmeyi erkeklik raconu sayarsınız.”

Birazdan Önder ve karısı gelecekler düşüncelere dalmışım, mahkemeden bu yana altı yıl geçmiş, hiç görmedim. Tıp fakültesine yeniden girip bitirmişti.Kendinden yirmi yaş küçük biriyle evlenmiş, Güney’de çalışıyormuş. Askerliği için Ankara’ya gelecekmiş. Karısı da  Önder’lerde kalacakmış. Tebrik edeyim diyerek Tarık’ın telefonunu istedim.Ertesi gün aradım.

“ Merhaba arkadaş, sarı arkadaş “  bekledi, ses çıkmadı.

“Tarık merhaba ben Hicran” deyince şaşkınlığı geçti.

“ Merhaba nasılsın arkadaş” dedi kuru bir tonda.

“  Tebrik ederim arkadaşım, evlenmişsin, ihtisası da bitirmişsin, bravo sana, sıkı bir beyin cerrahı geliyor desene ” heyecanımı bastırmak için bağırıyorum .

“Teşekkür ederim, daha değil üç ay sonra bitecek, arada askerlik var”

“ Bunu kutlamalıyız , yarın seni yemeğe davet etmek istiyorum, yalnız seni ”

Tarık bocalıyor, ne yapacağını düşünürken, Hicran

“ Sekizde bekliyorum, adresi biliyorsun nasılsa.”

” İyi tamam gelirim, fazla kalamam işim var,

Tarık , Önder’e fena kızmış, “ yahu ne boşboğaz adamsın, niye haber verdin, sıkıysa gitme bakalım” demiş. Hepimiz biliriz ,Önder senaryo adamı.

“ Oğlum, ne bileyim ben senin gibi bir adamın boşandığı karısından korkacağını tahmin etmedim” demiş Önder kıs kıs gülerek.

Benim bildiğim Sarı Tarık bu randevusuna vaktinden önce gelir, bahse girerim çiçek bile alır diyorum kendi kendime. Sevdiği şaraptan aldım, dayanamaz şaraba, güzel bir peynir tabağı hazırladım, elmaları tarçınlayıp dolapta soğumaya bıraktım. Akşam vaktinden önce geleceğini biliyorum. Bence o meraktan ölüyordur.Salonun ışıklarını kısıp , etrafa mumlar yaktım.Müziği de hazırladım,bekliyorum.

Kapının iki defa çalmasını bekledim.Elinden karanfil demetini alıp yanağına doğru uzandım.Gönülsüzce yanağımdan öptü.Siyahlar içerisindeydim, karanfil demetinden birini alıp saçıma taktım.

“ Pek değişmemişsin arkadaşım”  öne dökülen saçlarını geriye atarak cevapladı.

 “ Sen de öyle, ben birkaç kilo aldım o kadar.”

“ Karın iyi bakıyor desene, sana bakacak biri lazım iyi etmişsin benim gibi değil gençmiş de,Serpil mi adı?”

Cevabını beklemeden “ Birer kadeh içelim mi?” diye sordum. Kadehleri uzattım önceden açtığım şişeyi uzattım bir yudum koyup test etti. “ güzel seçim” dedi. İkinci kadehler  biterken müziği açtım. Müzikten, danstan anlamazdı, askeri lisede birkaç dans öğretmişler o kadar.Tango kursunda öğrendiğim müziği başlattım.

 “Bu ne Allah aşkına” dedi hayretle.

“  Moulin rougge el tango de roxanne, beni dansa kaldırır mısın? ” diyerek sokuldum. Bir şey diyemeden elinden tutup salonun ortasına sürükledim. Vücudumu iyice yaslayıp, şarabın  kokusunu nefesimle verdim.Müzik bittiğinde salonun ortasında yere uzanmış haldeydik.Son kadehleri de yerde bitirdik.Hiç acele etmeden yavaşça soydum, kendinden geçmiş haldeydi, ya da öyle görünüyordu.Gözlerini boynumdaki eşarpla , ellerini de önceden hazırladığım iple bağladım pek bir anlam veremedi.Yavaşça soyunup üzerine oturdum,hiçbir tepki vermiyor, hareketlerime inleyerek eşlik ediyordu.Her yerini ısırmaya başladım, morartıncaya kadar ısırdım, can havliyle bağırıyor ama kurtulamıyor, kurutulmak da istemiyordu. Ayrıldığında gece yarısını çoktan geçmişti.

Ertesi gün Önder’lerden karısı Serpil’i aradım.

“ Serpil merhaba ben Tarık’ın eski eşi Hicran, sizi tebrik etmek için aradım.”

“ Teşekkür ederiz, mutluluklar dilemek için mi aradın?”diye nezaketle sordu.Evet, lafı gediğe koymanın zamanı  tam zamanı gelmişti.

“ Kocanın morarttığım yerlerini aklından silebilirsen mutlu olursunuz yavrum” deyip telefonu kapadım.

Üç ay geçmiş demek ki o  gece Önder aradı, konuşmasından önce  bir şey anlamadım.

“ Tarık gitti , Hicran, gittiler hepsi gitmiş”

“ Ya hu tane tane anlatsana Önder ” diye bağırdım.

“ Dün Uzmanlığını almış…..Fakültede  yemek vermişler, Serpil de varmış ….. iki arkadaşı daha varmış…….yol kayganmış…..servis otobüsünü görmemiş….hızlıydı bilirsin.. hiç biri …….”

 

Mustafa Kemal Gültekin

0
0
0
Yorum Yaz